Serhat İncirli'nin Gündem Kıbrıs için yazdığı 19 Temmuz ve 20 Temmuz yazıları

İki günlük yazı dizisi...

Serhat İncirli'nin Gündem Kıbrıs için yazdığı 19 Temmuz ve 20 Temmuz yazıları

Bazen savaş kışkırtıcılarını görürüm, dinlerim, okurum ve genellikle gülerim...
Neden biliyor musunuz?
Çoğu, savaşın ne olduğunu bilmiyor!
Gerçekten, abartmıyorum!

-*-*-

Bu benim saptamam olabilir ama savaşı yaşayan bir insan, asla savaş istemez!
Savaş kışkırtıcılığı yapanlar, ikide bir düşmanlık aşısı salgılamaya çalışanlar kesinlikle savaş korkusu yaşamamıştır!
Bir bir daha iki kadar nettir bu iddiam veya saptamam!

-*-*-

Yine geldik bir 20 Temmuz’a daha...
Bugün 19’u, yarın 20’si...
1974’ün aynı günlerinden bu yana tam 46 yıl geçti...

-*-*-

“İşim yarım kalmıştı, belki de bu ülkenin en iyi marangozlarından biri olurdum” diyerek, de gülümserim bazen...
Çünkü yedi yaşındayken, Gaziveren’de marangoz Hasan ustanın yanına verilmiştik.
Hasan Eraslan...
Bir kaç hafta bile gidememiş, 15 Temmuz günü eve gönderilmiştik...
Çünkü Rumlar darbe yapmıştı ve hava gergindi...

-*-*-

Biz ne mi biliyorduk?
Elimize küçük kum torbaları verilmişti ve onları doldurup, marangoz atölyesinin damına taşıyorduk. 
Kaç tane mi doldurdum?
Bir, veya iki!
Aklımda kalan, kum yığınının, Hacı Fahri dayı ile Sısam dayının evlerinin arasında olduğuydu...
Damda da bizden en fazla yedi – sekiz yaş büyük Adnan Eraslan vardı...
Bir de yine bizden büyük, KIB – TEK’in eski genel müdür yardımcılarından Göker Başoğlu ile Maliye eski bakanlarımızdan Hasan Başoğlu... Ve sonradan, bu ülkenin en büyük futbolcularından biri olan Alper Sayılır...
Onlar da mı kum dolduruyordu yoksa oralarda dolanıyordu bilemem...
Ama oralardaydılar...

-*-*-

Bir de sonradan çok meraklısı olacağım iki tüfek görmüştüm göz ucumla...
İkisi de Enfield ana sınıfından piyade tüfeğiydi.
Sonradan, şarjörlerinin üç mü beş mi mermi aldığını hep tartışırdık. 
Bir arkadaşım, “kuran atan, kuran atan” demişti...
Yani, “kurma kolunu çekiyorsun, tetiğe basıyorsun, sonra atmak için aynı işlemin tekrarlanması lazım”...
Şimdi piyade silahları inanılmaz gelişti...
Araya gireyim, silah hastalığımın sebepleri arasında savaş da var mı yok mu bilemem ama 16 Ağustos’ta Türk askerleri geldiğinde, G1 piyade tüfekleri ve sonrasında askerlik sırasında bol bol atış yaptığım G3’leri tanımıştık.

-*-*-

Haaa bu arada, “Tomson, Bren ve Sten” isimleri, kardeşlerimin isimleri gibi öğrendiğim isimlerdi.

-*-*-

Hatta İngiltere’de bir espri işitmiştim bir zamanlar...
Almanya’da çocuklara soruyorlarmış; “A4 deyince aklınıza ne gelir?”...
Eğer bir çocuk, “kağıt ölçüsü” veya “kağıt” derse yoksul bir aileden, ama “Audi’nin bir modeli” derse, zengin bir aileden geldiği belirtilirmiş.
Biilmem hatırlayacak mı ama tertibim, asker arkadaşım, üniversitedaşım (Var mı böyle bir kelime Hasan Topal abi – ki O da tertibimiz ve canımız ciğerimizdir, şaka yapıyoruz, aman alınmasın)... Evet, sevgili arkadaşım Harper Orhon’a da bir gün sormuştum bu soruyu... “Makineli tüfeeeek” demişti.
Evet, bizim nesil ve bizden büyük Kıbrıslı Türk erkeklerine “A4” derseniz, 1974’te çoğu tutukluk yapan makineli tüfekler aklına gelir.

-*-*-

Bu arada adı geçmişken hemen tüm saygılarımı da sevgili Harper ve ablası Nilgün hocama; haliyle de 20 Temmuz şehitlerimizin tümüyle birlikte, biricik babaları, Şehit Yüzbaşı Ecvet Orhon’a gönderelim... 

-*-*-

Neyse, bir – iki kum torbası doldurduk, eve gittik.
Elimde plastik yemek kutucuğum, içinde annemin yaptığı köfteler, soyulmuş salatalık... 
İşte öğle arasında yiyecektik.
Yiyemedik.
Okul tatil, iş da durdu.

-*-*-

Hiç heyecan kalmamıştı ki, 19 Temmuz günü, baktım mahallede bir hareketlilik, pir hareketlilik!
İki kapı ötemizde, Hüseyin dayının evin arka bahçesinde, kazanlar kaynıyor, fırın yanmış, yemekler pişiriliyor...
Gapsalis edilen tavukların kokusunu asla unutamam!
Bir de hepsinin kaynar suya batırılıp çıkarılışlarınım kokusunu!
Gerçekten iğrençti o koku ve hala burnumun içinde hissederim!
Ki, iki – üç gün sonra, o kokunun yerini, gerçek kan ve gerçek barut kokusu alacaktı.

-*-*-

Efendim, gapsalis nedir?
Türkçesini vallahi hatırlayamadım, Hasan Topal doktorum beni affetsin ama hani tavuğu kestiniz, üzerinde bir kaç tüycük falan kalır ya, onları ateşte yok etme işlemine gapsalis diyoruz ki Türkçesi zerre aklımda yok!

-*-*-

Yemekler neden pişiyor?
Soruyoruz!
Diyorlar ki, “Türkiye Gaziveren’e çıkarma yapacak!”...
Hani şimdilerde, Türkiyeli insan kaçakçılarının Suriyeli zavallı mültecileri çıkardıkları sahil var ya, aha orası!
Türk askerleri denizden gelmeyecek sadece...
Köyün ortasında eskiden düğünlerin de yapıldığı harmanlık var, oraya da paraşütle atlayacaklar!
Öyle diyorlar ben de sürekli havaya bakıyorum!
Acaba erken gelemezler mi?

-*-*-

Yemekler pişiyor!
Babam evdeki av tüfeğini alıyor, en küçük dayımla birlikte evden çıkıyorlar.
Ve gidiyorlar... 
Sonra 20 Temmuz!
Yani yarın da yazacağım!
20 Temmuz sabahı, birileri, birilerine anlatıyor, Türk askerleri gelmiş ama “Girne” diye bir yere gitmişler!
Ben bir Gaziveren’ı biliyorum, bir Lefke’yi, biraz Baf, daha çok Limnidi!
Ve Trodos... Pikniğe gittiğimiz yer.
Dağlık olan yer.
Girne neresi?
Kıskanıyorum ve kızıyorum tabii ki; “Niye Girne’ye gittiler?”...

Savaşı yaşayan, savaş isteyemez (2)

Bugün 20 Temmuz...

Yazılarım internette...

Dünkü yazımı okumamışsanız, lütfen Gündem Kıbrıs, Kıbrıs Haber veya Gıynık Gazetesi’nden bulup okuyun, sonra buna başlarsınız...

-*-*-

Savaşı anlatıyorduk, aklımızda kaldığı kadarıyla...

20 Temmuz sabahı, “boooooom”, “booooooom” diye sesler geliyor çooook uzaktan derken, akşam üzerine doğru, annem beni ve benden bir buçuk yaş büyük ablamı kollarımızdan tuttuğu gibi, 100 metre kadar ileride, köyün belki de yarısının saklandığı eve götürüyor...

Bu esnada, hayatımda ilk kez, “av tüfeği” olmayan silahların seslerini işittiğimi hatırlıyorum...

Tak, tak...

Bazen de, tat ta ta ta tak!

Tek tek ve seri!

-*-*-

Savaştan en çok hatırladığım mı?

Çok şey hatırlıyorum ama en çok aklımda kalan, mütemadiyen işiyor olmak!

Hem de olduğunuz yere.

Hiç pozisyon değiştirmeden...

Bırak, gitsin...

Bre aman, bre zaman, pislik, iğrençlik!

Budur savaş istememek!

Çoczuklar üzerlerine işemesin; korkudan!

-*-*-

Onlarca, Rumca bilen insana sordum, hepsi, “böyle bir kelime hiç duymadım” diyor ama sabaha doğru caminin mikrofonunda, “Allah-u Ekber, Allah- u Ekber” diyen rahmetlik Musa dayı veya Hacı Fahir Amca yok...

Kelime mi?

“Barahodides, barahodides”...

Annem o günlerde, “teslim olunuz” anlamına geldiğini söylemişti; benim hala rüyalarıma zaman zaman bu ses gelir...

“Barahodides!”...

-*-*-

Ve saklandığımız Abdullah dayının evinden çıkıyoruz...

Abdullah dayı; modacı kardeşim Abdullah Öztoprak’ın dedesi... Köyün efsane komutanlarından, merhum Hasan Abdullah’ın babası... Köyümüzün muhtarı merhum Niyazi efendinin (Öztoprak) ağabeyi...

Abdullah dayının gözleri görmüyordu...

Hepsini saygıyla anıyorum...

Derken okula doğru yürüyoruz...

Babam ve dayım da yanımıza geliyor.

Babamın elinde av tüfeği var, dayım silahsız...

Babam, av tüfeğini açık yani ortadan kırılmış omuzunda taşıyor, sonra Rum askerlere veriyor.

Onlar kamyonlara, biz ana yolun kenarına...

-*-*-

Üzerimize, olduğumuz yerde işemeye devam.

Haşlanmış ve gapsalis edilmiş tavuk kokuları ile kan ve barut kokusu arasına, sidik kokusu iyice yerleşiyor anlayacağınız.

Ve köyün erkekleri kamyonlarla götürülüyor.

Bizi de okulun üç odasına yerleştiriyorlar.

Merhumeler Güzin hocanımla Şerif hocanımı da saygıyla analım...

Bir kamyonetin arkasından Rum askeri bize çeyrek ekmek ve bolibif atıyor; karnımızı doyuruyoruz...

İngiltere, Türkiye, Avrupa, Rusya’da onlarca kaliteli restoranda yemekler tattım; o ekmekten ve o bolobiften daha kaliteli hiç bir yemek tatmış değilim.

-*-*-

Derken, uçak sesi...

İlk kez bu büyüklükte bir gürültü...

Savaş uçağı...

Uzatsak elimizi tutacağız mesafesinden geçiyorlar...

Bombalar, gürültü, duman, koku!

Yanan bir otobüs!

Ve bir kamyon üzerinden bize doğru ateş açan bazı kişiler...

Belki bir dakika, belki 10 dakika.

Bilemem, üzerimde annem... Ve hemen ayaklarımın üzerinde Eşref teyze... O da Abdullah dayının kızı... Mustafa beyin karısı... Eğitimci ve komutan Mustafa Erçika... 13 kişi ölüyor olduğumuz odada... Eşref hanım, ya da Eşref teyze de vuruluyor... Ve hala tekerlekli sandalyesinde... ellerinden öpüyorum; O’nun da eşinin de...

-*-*-

Yaralılar...

Karnından sarkan bağırsaklarını eliyle tutmaya çalışan, Gaziverenli olmayan esmer tenli bir çocuk hatırlıyorum... 

Süleyman Sekmen, Ahmet Farisoğlu, Erkin Farisoğlu ve Öcal Oluşum’u da...

En çok onlar var aklımda...

Süleymen Londra’da.

Ahmet Birmingham’daydı döndü.

Öcal Avustralya’da...

Öcal’ın babası, 1964 şehidi...

Hani, geçtiğimiz yıl kaybettiğimiz anneciği; o ünlü ağlayan kadın fotoğrafındaki kadındı...

Allah rahmet eylesin...

-*-*-

Derken hayatta kalanları evlere gönderiyorlar...

Hastalanıyorum.

Pislikten olsa gerek...

Altan üstten su kaybediyoruz...

Affedersiniz, kusuyorum, mıçıyorum...

-*-*-

Niyazi bey, yani muhtarımız, köyde otomobili olan Mustafa Büyüksalih amcayı (Dr. Burhan Nalbantoğlu Hastanesi Başhekim Yardımcısı Dr. Sonuç kardeşimin babası) ayarlıyor...

Dönemin Omorfo Belediye Başkanı, Niyazi beyle çok arkadaş; rica ediyor... (Sonradan öğreniyoruz bu olayı)...

Bir de Nigidalı (Güneşköylü) Rum asker Andreas ve annem, arabayla önce Pendaya’ya (Yeşilyurt) gidiyoruz. “İngiliz doktor bizi hastaneye almadı” demişti rahmetlik Mustafa dayı... Allah rahmet eylesin O’nu da...

Ve Omorfo’da bugünkü sağlık merkezinin oraya gittiğimizi hatırlıyorum.

Yerlerde sedyeler üzerinde inleyen yaralılar hatırlıyorum sadece.

Ve bana, serum veren hemşirenin o koşullardaki gülümseyişini.

Ölmüyoruz...

Ertesi sabah eve dönüyoruz...

-*-*-

25 gün esirlik sürecinde, Andreas adlı o askerden tavla oynamasını öğreniyorum...

Okulun yanında nöbet beklerken, bizimle tavla oynuyordu...

Genç biriydi herhalde...

-*-*-

Ve 16 Ağustos’a kadar, köydeki beş – on Rum asker ya da milisle birlikte kalıyoruz...

Sonra, bir sabah, Türk Ordusu geliyor...

Okulun avlusunda, elleri arkadan bağlı, kovadan su içirilen Rum askerleri hatırlıyorum...

Daha hatırladıklarım var elbette ama uzatmanın anlamı yok...

Eylül’ün ortası mıydı, sonu muydu, Lefkoşa’da esir değişimiyle babam ve dayım geliyor...

Ama öncesinde, bizim Yeşilırmak’a gidişimiz de var...

-*-*-

Savaş kışkırtıcısı olmak!

Gülüyorum...

Bakıyorum; nerede bir büyük savaş kışkırtıcısı varsa, emin olun, hayatında ne savaş gördü, ne de korku yaşadı...

Çünkü savaşı yaşadık...

53 yaşındayım...

Gösteri maksatlı savaş uçaklarının sesi bile beni öldürebilir mesela...

Etrafımdaki herkesin öleceği geliyor aklıma o sesi işitir işitmez.

“Şimdi bizi vuracaklar; Eşref hanım düşüp üzerimde kalacak” geliyor aklıma...

-*-*-

Lütfen barış...

İnadına barış...

İnadına çözüm...

Savaşı yaşayan, savaşı isteyemez ki!

Güncelleme Tarihi: 07 Ağustos 2020, 16:42

Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekmektedir.

Üye değilseniz hemen üye olun veya giriş yapın.

SIRADAKİ HABER